3 MART 1924 YASALARI

429 sayılı Ser’iye ve Evkaf ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Bakanlıklarının Kaldırılması,
430 sayılı Tevhidi Tedrisat,
431 sayılı Halifeliğin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Topraklarının Dışına Çıkarılmasına Dair Kanunlardır

02.03.2017

3 MART 1924 YASALARI
429 sayılı Ser’iye ve Evkaf ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Bakanlıklarının Kaldırılması,
430 sayılı Tevhidi Tedrisat,
431 sayılı Halifeliğin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Topraklarının Dışına Çıkarılmasına Dair Kanunlardır

429 SAYILI ŞER’İYE (DİN) VE EVKAF (VAKIF) VE ERKAN’I HARBİYE’İ (GENELKURMAY BAŞKANLIĞI) VEKİLLİKLERİNİN KALDIRILMASI KANUNU:

3 Mart 1924 tarihinde Siirt Milletvekili Halil Hulki ve arkadaşlarının verdiği kanun teklifinin gerekçeleri söyle idi.
“Din ve ordunun siyasal akımlarla ilgili olması birçok bakımdan sakınca taşımaktadır. Bu gerçek, bütün uygar uluslar ve hükümetler tarafından prensip olarak kabul edilmiştir. Bu görüş açısından, yeni bir yasam varlığı sağlamak görevini üstlenen Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda belirtilmiş olan Evkaf Vekâleti ile Erkânı Harbiye-i Umumiye Vekâletinin bulunması uygun olmaz. Seri’ye ve Evkaf Vekâletinin kaldırılarak, bütün vakıfların ulusa intikal etmesi ve ona göre yönetilmesi doğal bir sonuçtur. Sonuç olarak, aşağıdaki tasarının hemen ve ivedi olarak bugün konuşularak yasalaştırılmasını öneririz.”
Gerekçe iki amaca yöneliktir. Birincisi laik devlet uygulamasında dinin devletten soyutlanması ilkesi gereği, din işleri ile ilgili bir kurumun, siyaset dışına çıkarılması, ikincisi din ve ordunun siyaset dışı bırakılmasıyla, resmi görevli ordu mensuplarının, askeri görev ya da siyasal görev arasında kesin bir tercih yapmalarıdır.
Şeri’ye Vekilliği, her türlü din işlerini düzenliyor, ayrıca diğer devlet kurumlarınca yapılan her türlü işlemin dine uygun olup olmadığını denetliyordu. Bu yapılan işlem ise din ve dünya islerinin birbirine karıştırılmaması ilkesi olan laikliğe aykırıydı.
Evkaf Vekilliği ise, İslam devletlerinde önemli bir yeri olan vakıfları yönetiyordu. Vakıflara ait cami, mescit, medrese, okul, hastane gibi dini ağırlıklı kurumlar vardı ve bunların siyaseten bir vekilliğe bağlı olması da laikliğe aykırıydı.
Erkânı Harbiye-i Umumiye Vekâleti ise Milli Mücadele esnasında ki görevini tamamlamış, Meclis’te hükümette üniformaları ile görev yapan askerlerin kışlaya dönmeleri veya siyasete sivil olarak devam etmelerini ve askerin siyasetle ilgilenmemesini gerektiriyordu.
429 sayılı yasanın görüşülmesinde % 30 a yakını din adamlarından oluşan 1924 Meclisi, toplum ve devlet islerini yönetmede din kuralları yerine demokratik yasalara dayanan esasları getirerek, din isleri ile devlet islerini birbirinden ayırtmakta hiç bir sakınca görmemiştir. Özellikle yasayı teklif eden Müftü Halil Hulki Efendi ile Adalet Bakanı Seyit Beyin çalışmaları ve konuşmaları çok etkili olmuştur.
Komisyonda bile görüşülmeden kabul edilen 14 maddelik bu yasanın birinci maddesinde belirtilen; “Türkiye Cumhuriyeti’nde, kişiler arası ilişkileri düzenleyen hukuki işlemlere (muamelat-ı nas) ait hükümlerin yasama ve yürütme yetkisi TBMM ile onun oluşturduğu hükümete aittir. İslam dininin bundan başka (muamelat-ı nas’tan başka) inanç ve ibadetlerle ilgili bütün hükümlerinin ve islerinin yürütülmesi ve dini kurumların yönetilmesi için Cumhuriyetin başkentinde bir Diyanet İsleri Başkanlığı makamı kurulmuştur.” Seklindeki hükümlerde, devletin ve toplumun yapılandırılması ve yönetilmesi ile ilgili konularda yasama ve yürütme yetkisinin TBMM ile onun oluşturduğu hükümete ait olduğu belirtilmekte din ve devlet isleri siyasetin birbirinden ayrılarak din politika üstü bir konuma getirilmiştir. Böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin laik bir yapıya kavuşması yolunda en büyük adım atılmıştır. Bu yasanın diğer maddeleri ile Seri’ye ve Evkaf Bakanlıkları kaldırılmış, DİB’ lığı Başbakanlığa bağlanmış ve DİB’ lığına ülke içindeki tüm cami, mescit, tekke ve zaviyelerin yönetimi ile imam, hatip, vaiz, müezzin ve kayyımların (vakıf yöneticisi) ve diğer hizmetlilerin atama ve azil yetkisi verilmiş, Müftülükler buraya bağlanmıştır. Vakıf isleri ile uğraşmak üzere Başbakanlığa bağlı bir Genel Müdürlük kurulmuştur. Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekâleti kaldırılarak görevinde bağımsız Genel Kurmay Başkanlığı kurulmuştur.
Böylece Devletin ana yapısında, din ve siyasetle uğrasan iki bakanlık ortadan kaldırılarak, yalnız yönetim görevleri ile uğrasan iki kurum olarak Başbakanlığa bağlanmış ve laiklik yolunda bir safha daha tamamlamıştır.

430 SAYILI TEVHİDİ TEDRİSAT (ÖĞRENİM BİRLİĞİ) KANUNU:

Osmanlı Devleti’nin, eğitim sistemi de dinsel idi. Dinsel kurumlar eğitim işlerini düzenlerler devlet bu işlerle meşgul olmazdı. Tanzimat devrine kadar, Devlet, vatandaşın eğitimi ile uğraşmamıştı. Yalnız devlet adamlarını yetiştirmek için kurulmuş Saray Okulu ( Enderun ) mevcuttu. Bunun dışında genç kuşaklar vakıflara bağlı mahalle okullarında, medreselerde eğitilirler, kuran okuma ve yazmadan başka dinsel bilimler okutulur müspet bilimlere yer verilmezdi. Öğretmenler din adamları idi ve bilgileri çok kısıtlıydı. Matematik ve Tıp medreseleri yeterli değildi, sadece Tanzimat devriyle birlikte açılan Ortaokul düzeyinde Rüştiye, lise düzeyinde idadi ve sultani okulları açılmasıyla batılılaşma anlamında bir eğitim başladı. Ancak bu okullarında sayısı az ve öğretim kadrosu yetersizdi.
Şer’i ye Vekilliği ve Halifeliğin kaldırılması ile dinsel makamlara bağlı dinsel okulların da kaldırılması ve laik sisteme uygun vatandaşların yetiştirilmesi için eğitim ve öğretimde de laik düzenlemelerin yapılması gerekliydi.
430 sayılı yasa iste bu ihtiyaçtan doğdu ve 3 Mart 1924 tarihinde çıkarıldı. Yasanın gerekçesi şöyledir;
“Bir devletin genel kültür ve eğitim politikasında, ulusun duygu ve düşünce bakımından birliğini sağlamak için öğretim birliği en doğru, en bilimsel, en çağdaş ve her yerde yararları ve güzellikleri görülmüş bir ilkedir. 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu’ndan sonra açılan Tanzimat döneminde Osmanlı Saltanatı’nda öğretim birliğine başlanmak istenmiş ise de bu başarılamamış ve aksine bu konuda bir ikilik bile meydana gelmiştir. Bu ikilik, eğitim ve öğretim birliği açısından birçok kötü sonuçlar doğurmuştur. Bir ulusun bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan
yetiştirir. Bu ise, duygu, düşünce birliği ile dayanışmayı tamamen yok eder. Yasa önerimizin kabulü halinde Türkiye Cumhuriyeti’nde bilim kurumlarının bağlı olacakları tek makam Milli Eğitim Bakanlığı olacaktır”.
Kanun 7 madde idi ve Türkiye’deki bütün ilim ve öğretim kurumları ile Şer’i ye ve Evkaf Vekilliğince yönetilen tüm medrese ve okullar MEB’ lığına bağlanıyor, MEB’ lığınca, yüksek din uzmanları yetiştirilmek üzere üniversitede bir ilahiyat fakültesi açılacak ve imamet ve hatiplik gibi dini hizmetlerin görülebilmesi için ayrı okullar açılacaktır. Ayrıca Milli Savunma Bakanlığına bağlı olan askeri ortaokul ve liseler de MEB’ lığına bağlanıyordu.
Öğrenim Birliği yasasının çıkarılması ile:
Milli bütünlük açısından; Öğretimin birleştirilmesiyle, aynı fikir, aynı düşüncede insanların yetiştirilmesi amaçlanmış, bu surette ülkü birliği ve kültür birliği yolunda güçlü adımlar ve planlamalar yapılmasının önü açılmaya çalışılmış sağlanan birlikle ümmet toplumundan milli, ulus toplumu olmaya yönelmek istenilmiştir.
Laiklik açısından; Okulların MEB’ lığına bağlanması ile medreseler kaldırılmış ve okullarda öğretim laik bir tabana oturtulmaya çalışılmış, çağdaşlaşmanın okuldan başlatılması hedeflenmiştir.
Çağdaşlaşmak açısından; Öğretim modernleştirilerek rasyonel düşünceye, bilime giden yolların açılması ve çağdaşlaşma alt yapısının hazırlanması amaçlanmıştır.
Rejimin geleceği açısından; Öğretimin birleşmesiyle Cumhuriyet’in geleceği güvence altına alınarak, rejim ve devrim karşıtı güçlerin muhtemel dayanakları ortadan kaldırılmak istenilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin eğitim ve öğretiminin laikleştirilmesi yönündeki en büyük atılım Öğrenim Birliği Yasasıdır. Bu yasa da ileriki yıllarda bir değişiklik yapılmamıştır ve ilk günkü haliyle yürürlüktedir. Ancak çıkarılan başka yasa, yönetmelik ve tebliğlerle bu yasa bu gün delik deşik edilmiştir. Çünkü bu yasa ile İmam Hatip Okulları kurulmuş ve bu okulları dinci ve sağ partiler arka bahçeleri olarak görmüşler ve eğitimle ilgili yasa ve yönetmeliklerle yaptıkları düzenlemelerle din ve eğitimi hep karşı karşıya getirmişlerdir.
Laiklik karşıtı sistemi savunanların önlerindeki en büyük engel bugün laik liseler de verilen eğitimdir, çünkü kendi düşüncelerinde ki kadroları bu liseler de yetiştirmek zordur onun için bütün liseler İHL gibi olmalıdır ve bunun en kısa yolu da Öğrenim Birliği Yasasını yok etmek veya işlerliğini kısıtlamaktır.

431 SAYILI HALİFELİĞİN KALDIRILMASINA VE OSMANLI HANEDANININ TÜRKİYE TOPRAKLARININ DIŞINA ÇIKARILMASINA DAİR KANUN:

1517 Yılından beri Osmanlı ailesinin elinde bulunan “Halifelik” hakkının gerçek anlamını açıklamadan, Atatürk’ün bu konuda yaptığı devrim anlaşılamaz.
Peygamber kurduğu devletin her türlü işlerini kendi yönetiyor, O hem bir dini lider, hem de bir devlet başkanı idi. Peygamber’in ölümü ile yeni kurulan Arap Devleti başsız kaldı.
O’nun yerine koyduğu esaslara göre, işleri yürütecek birisi gerekti. Bu nedenle, ileri gelen Arap büyükleri toplanarak başlarına Peygamber’in akrabası Ebubekir’i seçtiler. Kendisi O’nun “halefi”, ardından geleni oldu. Böylece İslam Devleti’nin başkanına “Halife” denildi. Sonrasında Halifeliğin şartı olarak Halifeliğin uzaktan da olsa Peygamber soyundan gelmesi kural haline getirildi.
Peygamberin ölümü ile İslam dininin son Tanrı elçisi olma özelliği de kalktı ve yeni Halifeye sadece Peygamberin yöneticilik vasfı geçmiş dinsel sıfat ise ortadan kalkmıştı.
Böylece Halifelik dinsel değil sadece siyasal bir anlam taşıyordu. Halife İslam Devleti’ni din esaslarına göre yöneten bir devlet başkanı hüviyetine büründü. Daha sonra halife olan Ömer, Osman ve Ali’den sonra Dört Halife Devri sona ermiş ve bu devreden sonra kurulan Emevi ve Abbasi devletlerinde halife, bu kez hükümdar olarak ortaya çıkmıştır. Ancak halifeler dinsel hiç bir özellikleri bulunmamasına, babadan oğula geçen bir makamın, dinsel kimliği asla söz konusu olamayacağı ve Kuran’da böyle bir makam söz konusu olmamasına rağmen otoritelerini sürdürmek için kendilerine dinsel sıfatlar da yakıştırdılar ve din esaslarına göre idare edilen toplumlardaki halk, halifeyi dinsel bir kişi olarak gördü.
Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim 1517’de Mısır’ı alınca orada Mütevekkil adında bir halife buldu. Bu adamı, İslam dünyasının kutsal saydığı ve bu günde korunan “Emaneti Mukaddes” denilen eşyalarla İstanbul’a getirdi ve Halife ölünceye kadar unvanını korudu. Osmanlı padişahları Kureyş soyundan gelmedikleri için bir müddet bu unvanı kendilerine hak görmedikleri için kullanmadılar. Ancak Osmanlı devletinin güçsüzleşmesi ile yurt içinde teokratik bir devletin simgesi ve halk üzerinde dinsel bir baskı aracı ve diğer Arap Devletleri üzerinde söz sahibi olabilmek için bu unvanı şeklen dini güç olarak kullanmaya çalıştılar. Ancak yeterli olamadılar ve dindaş olan Araplar, İngilizlerin yanında yer alarak Halifenin Ordusunu arkadan vurdular. Halifelik makamı saltanat içersinde padişaha verilmiş bir unvan olarak en son Vahdettin tarafından kullanıldı ve Saltanatın kaldırılması ve kendisinin yurt dışına kaçmasıyla TBBM kararıyla Abdülmecit Efendi Halife ilan edildi.
Ancak son halife olan Abdülmecit’in bir padişah gibi hareket etmesi ve yandaşlarının tekrar saltanat özentisi içinde olmaları Halifeliğin artık laik ve demokratik Cumhuriyet’e giden yolda engel olduğunu meydana çıkarmıştı. Halifenin, İslam âleminin dinsel bası olması iddiasıyla başka Müslüman ülkelerden destek alması, Türkiye’nin dış ilişkileri bakımından çift başlılığa sebep olabilirdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik ve laik niteliğinin tam anlamıyla gerçekleştirilmesi, korunması ve geliştirilmesi açısından halifeliğin kaldırılması gerekiyordu. İşte 3 Mart 1924 Tarihinde 431 sayılı yasanın aşağıdaki gerekçesi ile halifelik kaldırıldı. “Türkiye Cumhuriyeti içersinde halifelik makamının bulunması Türkiye’yi iç ve dış politikasında iki baslı olmaktan kurtaramadı. Bağımsızlığında ve milli hayatında ortaklık kabul etmeyen Türkiye’nin görünüşte bile olsa ikiliğe tahammülü yoktur.”
13 maddelik bu yasa ile halifelik kaldırılmış, Osmanlı Saltanat üyelerinin Türkiye’de oturmaları yasaklanarak yurt dışına sürülmüş, vatandaşlık hakları kaldırılmış, Padişah’ın mal ve mülküne el konulmuştur.
Halifeliğin kaldırılması ile Osmanlı Devletinin son kalıntısı ve Cumhuriyet yönetimi için tehlike haline gelmiş halifelik tarihe karıştı. Devrimin siyasal yanının en önemli perdesi de kapanmış oldu
Ancak bu perde Osmanlı Saltanatı hayranı ve hanedandan siyasi olarak bazı beklentileri olan politikacılar tarafından zaman içersinde açıldı. Yasanın 2, 3, 4 ve 5’nci maddeleri 1974 tarihinde değiştirilerek hanedanın Türkiye’ye dönebileceklerine, vatandaşlığa alınacaklarına, mal edinebileceklerine karar verildi.

H. Zeki SUNGUR 


HALKIN SESİ

Hep birlikte el ele omuz omuza başarılar.
Nilgun KONUK
10.07.2016

© 2016 HALK DAYANIŞMASI